Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti’nin 73. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen programda konuştu
False
Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti’nin 73. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen programda konuştu
10 Ocak 2019 Perşembe

“Bugün, adaletsizliğe en yüksek perdeden itiraz edilen gün. Bugün, hukuksuzluğa, haksızlığa hassaten karşı çıkılan gün. Bugün demokratların, hürriyetçi demokratların, gerçek demokratların günü; kutlu olsun”

 

“Bugün burada yalnız bir seçim startı vermiyorum, yeni bir demokrasi mücadelesinin başladığını, bambaşka bir mücadele ile sahalarda olacağımızı ilan ediyorum”

 

 

(DP Basın Merkezi – 07 Ocak 2019) Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti’nin 73. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla Genel Merkezde düzenlenen programda bir konuşma yaptı.

 

Genel Merkezimizde bir araya gelen partililerimizin katılımıyla gerçekleştirilen programda bir konuşma yapan Genel Başkanımız Uysal, “Bugün, adaletsizliğe en yüksek perdeden itiraz edilen gün. Bugün, hukuksuzluğa, haksızlığa hassaten karşı çıkılan gün. Bugün demokratların, hürriyetçi demokratların, gerçek demokratların günü; kutlu olsun” dedi.

 

Kuruluş yıldönümü programının ardından Genel İdare Kurulu, Merkez Karar Kurulu ve İl Başkanları toplantıları gerçekleştirilerek, yerel seçim sürecindeki çalışmalar değerlendirildi.

 

Genel Başkanımız Gültekin Uysal, Demokrat Parti’nin 73. Kuruluş yıldönümü dolayısıyla yaptığı konuşma şöyle:

 

“Bugün, bir milletin 200 yıllık demokratikleşme sürecindeki en önemli dönüm noktası”

 

“Böyle anlamlı ve güzel bir günde sizlerle olmanın mutluluğu ve her sene buluşsak da heyecanı içindeyim.

 

Bir anma etkinliği değil bugün! Bugün yalnız, kurumsal olarak kuruluşumuzun, resmi olarak ortaya çıkışımızın seneyi devriyesi değil. Bugün, 73 yıldır yorulmadan, yılmadan devam eden hürriyet mücadelesinin, mücadelemizin, bizden sonra da sahiplenilecek demokrasi mefkuresinin ateşinin yandığı, ateşimizin yandığı gün. Bugün, bir milletin 200 yıllık demokratikleşme sürecindeki en önemli dönüm noktası. Bugün, tıpkı 73 sene evvelki gibi memleket sevdalılarının, demokrasi aşıklarının, adalet sancaktarlarının buluşma günü.

 

 

Bugün, adaletsizliğe en yüksek perdeden itiraz edilen gün. Bugün, hukuksuzluğa, haksızlığa hassaten karşı çıkılan gün. Bugün demokratların, hürriyetçi demokratların, gerçek demokratların günü; kutlu olsun.

 

“Demokrat Parti Milletin ta kendisidir”

 

Bir kez daha hatırlatmak istiyorum;

 

Demokrat Parti bir yeminin adıdır. Tek adam sultasına, bir zümrenin baskısına, tek bir fikrin dayatılmasına karşı, milleti millet yapan tüm değerlerle birlikte, milletin egemenliğinin ihdası için bir anttır. Demokrat Parti kararlılıktır, azimdir, şandır. Demokrat Parti, hakkın teslimiyeti, haklının muzafferiyetidir. Demokrat Parti sineyi millettir. Demokrat Parti Milletin ta kendisidir.

 

3. Cumhurbaşkanımız merhum Bayar, Yassıada yargılamaları sonrası, Polatkan ve Zorlu'nun idam haberlerini aldıktan sonra, diğer idam mahkumlarıyla Kayseri'ye nakledilirken arkadaşlarına; “Arkadaşlar metanetinizi kaybetmeyin. Sükunetinizi ve itidalinizi muhafaza edin. Bu, siyasettir. Bizim hapishanede kalmamız uzun sürmez.” demişti.

 

Fanilerin ölümü ile baki olan demokrasi fikrini de öldüreceklerini zanneden zorbalar muhakkak ki bu sözü anlayamadı.

 

Anlatmak bizlere düşüyor; demokrasiye daha çok sarılarak, daha çok adalet diye haykırarak bugün demokrasinin çevresine gerilmiş görünmez parmaklıkları aşmak bizlere düşüyor. İnancımıza sahip çıkarak, bu kadim geleneğe sahip çıkarak engelleri aşabileceğimizi defaatle seyrettik.

 

Zindanlara atıldık, idamlara yollandık, yasaklarla karşılaştık ama yılmadık, yılmadılar. Buradan, bu hareketin çöktüğünü, demokratların sindiğini düşünenlere sesleniyorum, yılmayacağız.

 

Merhum başbakanımız Ali Adnan Menderes’in dediği gibi “Hayır! Tenkit zamanı geçti, şimdi tenkil (sertlik) zamanı!”

 

Ama bilsinler, bizim sertliğimiz onların anladığı şekilde değildir. Biz, geçmişte hüküm altındayken mağduruz diye bağırıp, hükmederken zalim olanlar gibi olamayız. Bizim sertliğimiz inancımıza sahip çıkmaktadır. Daha sıkı sarılmak, milletimizin mağduriyetlerine karşı, adaletsizliğe, haksızlığa karşı daha gür “demokrasi” diye haykırmaktır.

 

 

Yükseltin sözünüzü kıymetli dava arkadaşlarım, sözünüzü de sesinizi de yükseltin. Yükseltin ki milleti esir ettikleri bu demir parmaklıklar aralansın, millet, şahsi menfaatlerini bırakıp milli menfaatler için, millet için mücadele eden demokratlarla kucaklaşsın.

 

73 yıldır “Yeter, söz milletin” diyoruz, şimdi “yeter artık” deme zamanı. Yeter artık; yiyip yiyip doymayanlara, nefsine uyanlara, makam hırsı ile, koltuk aşkı ile iş tutanlara, heva ve heveslerine kananlara, menfaatleri uğruna memleketi ateşe atanlara, milletin sırtındaki hırkayı alan elindeki lokmaya göz koyanlara, eşi makam, dostu mülk sahibi yapanlara yeter artık!

Yeter artık; adaleti yok edenlere, eşrafını zengin edenlere, demokrasiyi iç edenlere yeter artık!

 

Merhum Abdurrahim Karakoç’un bir dizesi geldi aklıma;

 

Çivi fırttı aşirette, oymakta
Haramiler haram ile doymakta
Namussuzlar hazineyi soymakta
Namuslular sağılıyor, ne haber?

 

Maalesef milletimizin büyük bir kısmı habersiz; soyulan, haksızlığa uğrayan milletimizin büyük bir kısmı namussuzluklardan, ahlaksızlıklardan habersiz. Kepçe ile alanların kendisine damlalıkla dağıttığından, yandaşın cebine dolarlardan köprü yapıldığından, kendisi cebine koyacak para bulamazken birilerinin milyonlarını koyacak yer aradığından milletimiz habersiz.

 

 

Burada vazife bizlere düşüyor. Milletimize gerçekleri anlatmak, haber alma hürriyeti de diğer birçok hürriyeti gibi elinden alınan milletimi olanlardan haberdar etmek sizlere, bizlere, bana, demokratlara düşüyor.

 

“7 Ocak 1946’ya giden süreç de bütçeye “hayır” diyerek başlamıştı”

 

Bakın, partimi temsil ettiğim Yüce Meclisimiz, en yüce hakkı olan, bir varlık iradesi olan bütçe hakkını artık kullanamıyor. Geçtiğimiz ay 12 gün süren bir “piyes” sonrası yeni bütçe kabul edildi. Bu sürede birçok kez, milletin razı gelmediği her ne varsa hayır dediğimizi, diyeceğimizi ilettik ve maalesef bir etkisi olmasa da karınca misali “hayır” dedik. Belki, bütçenin kabul edilmemesini sağlayamadık ama doğru bildiğimizden de sapmadık, davamızı, inancımızı satmadık.

 

Aramızda o günleri hatırlayan kalmadı lakin okuyanlar dinleyenler bilir. 7 Ocak 1946’ya giden süreç de “bütçeye hayır” diyerek başlamıştı.

 

Şimdi yeni bir eşikteyiz. Yine “hayır” dediğimiz bir bütçe, yine haksızlık, adaletsizlik ve yine bir tek adam rejimi.

 

Ahdımız olsun, bugün bizim andımız olsun, buradan ilan ediyorum, demokratlara bugünden itibaren uyku yok!

 

Yalnız bir seçim startı vermiyorum, yeni bir demokrasi mücadelesinin başladığını, bambaşka bir mücadele ile sahalarda olacağımızı ilan ediyorum. Haydi bismillah!

 

Ne gariptir ki, son 16 yıl hariç, ülkemiz 200 yıl boyunca demokrasi bağlamında “daha iyi”yi hedeflemiştir ve fakat geldiğimiz noktada daha iyiyi bırakınız, kaybettiklerimizi geri kazanma ilk hedef halindedir.

 

Milletimiz hak ve hürriyetlerinin gelişmesi için uğraşmak yerine daha fazla hak kaybetmemek, hürriyetlerinden daha fazla ödün vermemek için bir kaygı taşımaktadır.

 

Bırakınız daha çok kazanmayı, milletimiz için yalnızca kazanabilmek ilk dert olmuştur.

Ekonominin hali ortadadır.

 

İşsizlik, enflasyon, yolsuzluk ve yasaklar hakkında resmi ve gayri resmi veri paylaşmak, rakamlarla sizleri yormak niyetinde değilim.

 

“Ciddi bir geriye dönüş yaşıyoruz”

 

Anlatmak istediğim, gelişmek, ileri gitmek bir yana ciddi bir geriye dönüş yaşadığımızdır.

Bakın, merhum Başbakanımız, iktidar olarak yer aldığı mecliste yaptığı ilk konuşmada neler söylüyor;

 

“Milli ve siyâsi murakabeden mahrum bir idarenin çok uzun yıllar sürüp gitmesi, birçok hataların irtikabına, israflara ve ifratlara yol açmıştır. Eski iktidarın tek parti hakimiyetinde ifadesini bulan siyâsi görüş ve kehanetleri onun iktisâdi ve mali politikasına da aksetmiştir. Vatandaş yalnız devletin siyâsi ve idari hükmü altında bulundurulmakla iktifa olunmak istenmemiş onu iktisâdi sahada da nüfuz altında tutmak temayülüne göre hareket edilmiştir. Böylece, zamanla müdahaleci kapitalist, bürokratik ve inhisarcı bir devlet tipi ortaya çıkmıştır. Bu tip devletin; masrafları mütemadiyen artırarak memleketi borçlanma yoluna sokmuş olmasını ve iş ve istihsâl hayatını kısırlaştıracak iktisâdi kaynaklarımızın gelişmesine engel olmuş bulunmasını tabii görmek lazımdır. İşte bütün bunların neticesi hayat pahalılığı ve maliyetlerde yükseklik şeklinde tecelli etmiş, memlekette geniş halk kütlelerini sıkıntılara ve içtimai sefalete maruz bırakmıştır. Maliyetlerin dünya maliyetlerine nazaran yüksek oluşu istihsâlimizin artmasına ve dış ticaretimizin gelişmesine mani teşkil eden sebeplerin başında gelmektedir.”

 

 

Emin olun, bu konuşmanın üzerinden 69 yıl geçmiş olmasına rağmen adeta bugün yapılmış bir konuşma hissini uyandırmaktadır.

 

Memleketimiz yine bir tek parti hakimiyetindedir. Dahası; ortada bir parti de kalmamış, bir tek kişinin hayran kitlesi görünümünde bir kalabalık, yine o bir tek kişinin istek ve ihtirasları ile ülkeyi yönetmeye başlamıştır. Günbegün ülkemiz daha da ciddi sıkıntılara maruz kalmaktadır.

 

  • Cumhuriyet döneminde kurulan Telekom, SEKA, Sümerbank gibi varlıkları özelleştirmeyle yok pahasına satarak 71 milyar dolar tutarındaki özelleştirme gelirini harcayan,

 

  • 80 yılda oluşan 129 milyar dolarlık Dış borç stokunun 457 milyar dolara çıkmasına neden olan, bunlara ilave olarak 2002 yılı sonunda 149 milyar TL olan İç borç stokunun 589 milyar TL ‘ye çıkmasını sağlayan,

 

  • Yap-İşlet-Devret yeni adıyla KÖİ, Kamu Özel İşbirliği projeleri ile, yapacakları 60 milyar dolarlık yatırım karşılığı yaklaşık 130 milyar dolarlık (şimdilik) garanti ile, borç üstlenim sözleşmeleri ile geleceğimizi de ipotek altına alan,

 

“16 yılda, birçok kurumun güvenilirliği yok edilmiştir”

 

Uygulamalar ile ülkemizde “sanal büyüme” ve “yandaş zenginleştirme” yaratan mevcut iktidar, bugün Türk halkını tarihinin en derin ekonomik krizi ile, kur ve faiz artışı, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı ve işsizlik sarmalı ile karşı karşıya bırakmıştır.

 

Önceki gün açıklanan ancak sokaktaki enflasyon rakamlarından oldukça düşük şekilde hesaplandığı açık olan enflasyon oranı, hesaplama yöntemi ve amacı ile birlikte birçok soruyu sormamıza neden olmuştur. Ülkede 16 yılda, birçok kurumun güvenilirliğini yok eden iktidar ne yazık ki teknik ve bilgiye dayalı araştırma yapmakla mükellef bir kurum olan TÜİK’e, açıklama ve hesaplamalarına da güveni tam anlamıyla yok etmiştir.

 

İktidar, tek eline aldığı yürütme kudreti ile makamları bürokratların başında “demoklesin kılıcı” gibi sallamakta, manipülasyonlarla bir taraftan seçime hazırlanırken bir taraftan da devlet olarak yükümlülüklerini yerine getirmekten, ülkeyi sıkıştırdığı ekonomik bunalımdan bir nebze ve geçici bir süre uzaklaşmak istemektedir.

 

“Ülke, toplu bir şekilde konkordatonun, iflasın eşiğine gelmiştir”

 

Türkiye, uluslar arası alanda dahil olduğu ülke grupları içinde şu anda en yüksek enflasyon oranına sahiptir. Gelişmekte olan ülkelerin enflasyon oranı ortalamasından 4 kat fazla bir enflasyon oranı ile ülke, toplu bir şekilde konkordatonun, iflasın eşiğine gelmiştir.

 

Yıllardır, sermaye gruplarını çeşitli şekillerde koruyup kollayarak, dahası adli meselelerde dahi kurulan borsalarla haklının, mağdurun değil madden güçlü olanın yanında durduğu ayan beyan ortada olan iktidar, kendine harcarken “gavurun malı gibi” milletin hakkını dağıtırken babasının malı gibi davranmayı adet edinmiştir.

 

Çıkan enflasyon rakamlarının düşük olmasının en temel nedeni, maaş ve ücret zamlarını düşük tutmak, yine patronu, “reis”i korumaktır.

 

Şirketlerin bir bir konkordato ilan ettiği, asırlık şirketlerin tek tek battığı, ne hikmetse iktidar ile iş yapan “5’li çete”nin hiç dara girmediği ülkemizde, vatandaş borcunu, derdini erteleyememektedir.

 

Karnını doyurmaktan başka bir gailesi olmayan vatandaş açlığını daha ne kadar erteleyebilecektir?

 

“Karnını nasıl doyuracağını düşünen halk, adeta cinnet halindedir”

 

TÜİK’e göre; Eylül 2017 döneminde yüzde 10,6 olan dar tanımlı standart işsizlik 0,8 puan artarak Eylül 2018’de yüzde 11,4 olarak gerçekleşti. Dar tanımlı işsiz sayısı bir önceki yıla göre 330 bin kişi artarak 3 milyon 750 bine yükseldi.

 

“Umudunu yitirip iş aramayı bırakanlar” ve gerçek istihdam şeklinden uzak kısmi çalışanlar vb. TÜİK’in dikkate almadığı kesimleri de katarak hesapladığımız geniş tanımlı işsiz sayısı 6,4 milyona yaklaştı, işsizlik sigortası başvuruları Kasım 2018’de 207 bine ulaşarak adeta patlama yaşadı.

 

 

 

Kayıtlı işsiz sayısında da hızlı artış yaşanıyor. İŞKUR’a göre kayıtlı işsiz sayısı Kasım’da geçen yılın aynı ayına göre 692 bin 496 kişi artarak 3 milyon 297 bine ulaştı.

 

Ekonomik olarak içinde bulunduğumuz döneme “depresyon dönemi” olarak adlandırılıyor. Yani piyasa faaliyetinin oldukça uzun süre durgun gittiği, işsizliğin arttığı, fiyatların düşme meyli gösterdiği ve toplam satın alma gücünün daraldığı bir dönemdeyiz.

 

Ekonomi depresyondayken vatandaş yarına nasıl çıkacağını, karnını nasıl doyuracağını düşünerek cinnet halindedir.

 

“İktidar “indirim” diyorsa muhakkak başka yerde bir zam vardır”

 

Sayın Cumhurbaşkanı, yeni yılda hanelerde kullanılan elektrik fiyatlarında yüzde 10 indirim yapılacağını söylemişti. Bakın bu ay elektrik faturalarınıza, doğalgaz faturalarınıza; yüzde 10 elektrik kullanım bedellerinde indirim yapılırken sermayedarı seven iktidar elektrik dağıtım şirketlerinin dağıtım bedeline yüzde 15,7 oranında zam yaptı.

 

Artık görüyoruz ki; iktidar “indirim” diyorsa muhakkak başka yerde bir zam vardır.

BOTAŞ tarafından Kasım ayından itibaren geçerli olmak üzere özel sektöre ait doğal gaz santrallerinin fiyatında yüzde 8,8, kojenerasyon tesislerinin kullandığı gazın fiyatında da yüzde 3,3 indirim yapıldı.

 

Yani daha birkaç ay önce elektrik üreticilerine kıyak yapan iktidar bir de tahsil ettikleri bedellerde zam yaparak yine varlığın yanında yer aldı.

 

Anadolu’da bir kıssa anlatılır. Bir baba, sekiz çocuğu ile sofrada otururken, her birine yemekleri dağıtır, kendine bir şey kalmaz. Sonra her birinin yemeğinin yarısını alır ve der ki “babanız dert yesin, yarım yarım dört yesin.” İktidarın durumu da bundan farksız.

 

“Ne dediyse tersini yapan bir iktidarla, bir siyasi anlayışla karşı karşıyayız”

 

Peki ya devlet garantileri ile bizleri, geçeni de geçmeyeni de soyan otoyol ve köprü yapım şirketleri… Örneğin Osmangazi Köprüsü’nde 2018 yılında 71,75 TL olan 1. sınıf bir aracın geçiş ücreti yeni yıl ile birlikte yüzde 44 zamlanarak 103,05 TL'ye yükseldi. Peki, bu zamdan önce ne oldu, iktidar zam yok demişti!

 

Vallahi korkar olduk! Ne dediyse tersini yapan bir iktidar, bir siyasi anlayışla karşı karşıyayız.

Küçük esnafa, çiftçiye, zanaatkara zabıta tedbirleri ile “enflasyonla mücadele edin” derken, 16 yılda her iş kolunda devletten milyarlarca liralık ihale alan, doymayan sanayici, inşaatçıya ses edemeyen bir iktidarımız var.

 

Bakın asgari ücreti 2020 liraya yükselttiler. Çalışan için daha iyi şartların sağlanması lazım ve fakat bu yalnız işverenin sırtındaki yükü arttırarak olamaz. Elbette adaleti özümsemiş bir ülkede olamaz.

 

Sen işverene asgari ücreti şuraya çıkardım diyeceksin, 2020 lira öde diyeceksin ama işçisi, çalışanı yılın 128 günü yalnızca vergiler için çalışacak; nerede adalet?

 

Bu yıl brüt 2 bin 558 lira maaş alan asgari ücretlinin eline geçen net maaş tutarı Asgari Geçim İndirimi (AGİ) dahil 2.021 lira. Yani daha maaşını görmeden 537 lirası kaynağında vergi ve SGK primi olarak kesiliyor. Asgari ücretli bir vatandaş temel harcamaları dolayısıyla yaklaşık 360 lira da dolaylı vergi ödeyecek. Yani doğrudan ve dolaylı vergiler ile birlikte bir ayda 897.50 lira vergi ödemiş olacaktır. Bu tutar brüt maaşın yaklaşık yüzde 35'dir.

 

Bizler, hürriyetçi demokratlar “Büyük Türkiye” dedik, malumunuz, önüne arkasına birkaç sözcük sıkıştırdılar, kendi ülküleri gibi pazarlamaya çalıştılar.

 

Aradaki fark büyük! Bizim Büyük Türkiye ülkümüz, refah üreten, katma değerli mal ve hizmet üreten, adaletle hükmeden, demokrasiyi içselleştirmiş, uluslar arası camiada itibar sahibi bir ülkenin varlığıydı. Bu arkadaşların “Büyük Türkiye” sözlerindeki büyüklük varlığını vergilere bağlamış, ithalatı büyük, itibarını kaybetmiş ama kasım kasım kasılan bir ülkeden ibaret.

 

Çok yanlış anlamışsınız. Keşke bir dönem yanında, yakınında bulunduğunuz Rahmetli Erbakan’ı, keşke dilinizden düşürmediğiniz merhum cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ı, keşke birazcık öykündüğünüz merhum başbakanımız Adnan Menderes’i anlamış olsaydınız.

 

 

“Market poşetlerindeki 9 kuruş kimin cebine giriyor?”

 

Son günlerde en önemli meselemiz malumunuz marketlerdeki poşetler. 25 kuruş ücretle marketler adeta poşet satıyorlar. Bakın, çok derin bir araştırmaya gerek yok. Girin internete, marketlerde 25 kuruşa satılan poşetlerin bir kilosu ki içerisinden takriben 65-70 adet çıkar, kilosu 11 TL. Yani tanesi 16 kuruşa denk geliyor.

 

Peki, üzerinde marketlerin reklamları olan, yani vatandaşın 25 kuruş ücretle reklamını yaptığı market poşetlerindeki bu 9 kuruş kimin cebine giriyor?

 

Devletin cebine giriyorsa alın size yeni bir örtülü vergi, marketin cebine giriyorsa alın size yine zengini, varlık sahibini kayırmaya bir örnek.

 

Ne acı bizler doğrudan cebimize el attıklarında feryat ediyoruz. Bunlar Sayıştay raporlarına göre agobun kazı gibi yediler. Bizse 25 kuruş market poşeti için ortalığı velveleye verdik.

 

“Çoban yatmazsa, sürüye kurt girmez”

 

Değerli dostlarım, Sayıştay Raporları bir çürümenin fotoğrafıdır. Raporlara dair Meclis çatısı altında Adalet Bakanlığı’na bir soru sorduk, bu raporlar için açılmış idari ya da adli herhangi soruşturma ya da kovuşturma var mı dedik. Lakin henüz cevap alamadık. Bir soruşturma açılmadığı aşikar. Bu da çürümenin başta yaşandığının kanıtı.

 

Ya hu, Milli Piyango’nun dahi güvenilir olmadığını söyleyen bir denetleme kuruluşu Sayıştay, ama ne yapıldı? Hiçbir şey!

 

Sayıştay, Ankara'da geçen perşembe meydana gelen ve 9 kişinin ölümüne ve 92 kişinin yaralanmasına yol açan hızlı tren kazasının ardından Ulaştırma Bakanlığı raporunu açıkladı. Ankara'daki kazanın meydana geldiği tren yolundaki gibi, birçok demiryolunun sinyalizasyon sistemi tamamlanmadan hizmete sokulduğunun altı çizildi. Rapora göre, ihale edilen 2 proje, sinyalizasyon, elektrifikasyon gibi can güvenliğini etkileyen imalatlar tamamlanmadan teslim edildi. Bu demiryolu hattından birinin 700 milyon liraya ihale edilen Kars-Tiflis Demiryolu Projesi olduğu ifade edildi.

 

Sayıştay, 658 milyon liraya mal olan başka demiryolu projesinde de elektrifikasyon ve sinyalizasyon sisteminin kurulmadan işin teslim alındığını ve müteahhit firmaya, bütün işler yapılmış gibi, para ödendiğini tespit etti.

 

“Çoban yatmazsa, sürüye kurt girmez.” Yürütmenin temsilcilerine sesleniyorum, orası yan gelip yatma yeri değildir! Tüm kuvvetleri tekeline alacaksın, ama sorumluluk almayacaksın; yok öyle yağma!

 

“Bu beyler bir tek yeşili severler, o da dolar yeşili”

 

Az önce ifade ettim, poşetlerin ücretli olması sonrası gündemimiz tamamen bu konu ile meşgul. Bu sebeple kimi belediye başkanları ve adayları alışveriş filesi dağıtmaya başlamış.

Arkadaşlar, millete içini dolduramadığı poşeti, fileyi vermenin ne anlamı var? Millete hizmet ediyoruz derken milletle dalga geçiyorsunuz. Yeter Artık!

 

Çevre bilinci ile poşet kullanmayı ücretli hale getir ama İngiltere’den çöp ithal et. Yeşili koruyalım de, Karadeniz’in yeşillerini yol projeleri ile perişan et. Ülkede güzel bakir nere varsa saray yapmak için talan et… Bu beyler bir tek yeşili severler, o da dolar yeşili.

 

“Tarımı, hayvancılığı bitirdikleri için Ziraat Bankası’nın yapacak işi kalmadı”

 

Önceki gün bir haber düştü ajanslara; çiftçinin, rençberin, hayvancılıkla uğraşan insanımızın işini, aşını desteklemekle mükellef Ziraat Bankası, futbol kulüplerinin borçlarını ödeyecek.

Ee, tarımı, hayvancılığı bitirdikleri için bankanın yapacak işi kalmadı. Toprakları verimli hale getirmek yerine meşin yuvarlağın peşinden koşuyor.

 

Vay benim canım ülkem! Ne hale geldik, neler kaybettik, neler kaybediyoruz.

 

Artık daha iyisi için uğraşmak yerine kaybettiklerimizi tazmin etmek için uğraşıyoruz. Kardan zarar etmeyi geçtik, zararı aza indirmeyi düşünmeye başladık.

 

Tam da zamanı geldi; yeter artık diyerek ayağa kalkmanın, şahlanmanın, bu garabete dur demenin zamanı geldi. Haydi Demokratlar kalkın ayağa!”

 


Kaynak ( DP )