2021-12-06

Genel Başkan Gültekin Uysal, The Independent Türkçe’ye verdiği röportajda gündemi değerlendirdi




“Devr-i sabık bir cadı avı yapalım anlamında değil”

 

 

 

(DP Basın Merkezi – 06 Aralık 2021) Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, The Independent Türkçe’ye verdiği röportajda gündemi değerlendirdi.

 

Uysal, kamuoyunda tartışma yaratan devri sabık yaratmak açıklamasını ve gündeme ilişkin soruları da cevaplandırdı.

 

Genel Başkan Gültekin Uysal’ın The Independent Türkçe Muhabiri Ali Kemal Erdem ile İstanbul İl Başkanlığında yaptığı röportaj şöyle:

 

"Devr-i sabık bir cadı avı değil. Erdoğan iktidarı sürerse Türkiye, Baas rejimi tipi modele geçer"

 

Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal, "Devr-i sabık yaratacağız" sözlerinin detaylarını açıklarken, eski genel başkanları Soylu'nun bir dönem sert eleştirdiği AK Parti'ye geçmesinin partilerinde travmaya neden olduğunu söyledi

 

Türk siyasetinde son dönemlerde iki kavram çok sık tartışılıyor.

 

Birincisi Kılıçdaroğlu tarafından gündeme getirilen "helalleşme".

 

Diğeri ise olası bir iktidar değişimi halinde bir hesaplaşma sürecinin mi yoksa helalleşmenin mi yaşanacağı.

 

İktidarların kendilerinden önceki dönemi sorgulamasına siyaset biliminde "devr-i sabık" deniyor.

 

Muhalefet partilerinden DEVA, iktidar değişse bile bir devr-i sabık olmaması gerektiğini söylerken, Millet İttifakı'nı oluşturan partilerden Demokrat Parti'nin Genel Başkanı Gültekin Uysal yaptığı açıklamalarda iktidara gelmeleri halinde "devr-i sabık" yaratacaklarını söyledi.

 

Adnan Menderes'in lideri olduğu Demokrat Partisi ile Süleyman Demirel'in kurucularından olduğu Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi geleneğinin temsilcisi Demokrat Parti, iktidara yönelttiği sert eleştirilerle dikkat çekiyor.

 

Millet İttifakı içerisinde seçime girerek İyi Parti listesinden milletvekili de seçilen Genel Başkan Gültekin Uysal, ittifakın cumhurbaşkanı adayı belirleme sürecinde yer alacak isimlerden biri olacak.

 

Uysal ile kamuoyunda tartışma yaratan "devri sabık" açıklamasını konuşmak üzere partisinin Şişli'de bulunan İstanbul İl Başkanlığı'nda buluştuk.

 

Uysal, gündemdeki gelişmelere dair de sorularımızı cevaplandırdı.

 

“Devr-i sabık bir cadı avı yapalım anlamında değil”

 

- “Devr-i sabık yaratacağız” açıklamanızdan ne kastediyorsunuz? Geniş çaplı soruşturmalar mı olacak? Bu konuda DEVA Partisi'nden gelen itirazları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türkiye tarihinin en travmatik dönemini yaşıyoruz. Yarın tarihe cumhuriyetin fetret dönemi olarak geçecek bir on dokuz yıllık iktidar var. Bu dönemle ilgili çok derinden, adeta ‘devleti ele geçireceğiz' denilerek Türkiye Cumhuriyeti devleti bir sürece tabii tutuldu.

 

Seksen yıllık cumhuriyetin bütün birikimi başta olmak üzere maddi kaynakları, yeraltı yer üstü kaynakları, doğası, hukuku, demokrasisi adeta yerle bir edildi. Şimdi böyle bir dönemle ilgili rutin yargının kendi süreçlerini işleterek elbette yürüteceği süreçler vardır. Ama biz Demokrat Parti olarak diyoruz ki bu bir toplumsal taleptir, aynı zamanda buna kuvvetli bir vurgu yapıyoruz.

 

Bu, "dönemle bir cadı avı yapalım" anlamında değil. Elbette zaman zaman her siyasi partinin kendine göre bir tasavvuru vardır. Bizler de Demokrat Parti olarak makulün sesiyiz. Bu açıdan bu yaşanmış dönemle ilgili hukukun dışına çıkararak bir soruşturma değil ama bir devirle, kaynakları heba olmuş, yoksullaştırılmış pek çok hukuksuzluğa uğramış insanlar adına bu hesabı sormak lazım. Biz bunu kuvvetli bir vurguyla yapıyoruz "devr-i sabık" diyerek.

 

Elbette böyle bir dönemi yaftalayacağız ama suçu olmayan insanların yargılanacağı manasına gelmez. Pek çok hukuksuzluğu icat etmiş ve FETÖ'cülerin kendilerine miras bıraktığı "hukuksuzluk icat etmeyi", bugün de sürdüren bir iktidar var.

 

Her toplumsal kesim bu hukuksuzluktan döne döne nasibine düşeni aldı. Böyle bir vurgu yapıyoruz. O açıdan ben anlayışla karşılıyorum. Bu zaman dilimi içerisinde bugün muhalefette de olsa kimi insanlar geçmişte iktidar partisinin içinde bulunduğu, onların ‘böyle bir şey yaratmayacağız' demelerini anlayışla karşılıyorum.

 

“Yanlış yapanların hesabını sormayacaksak, bunları ödüllendirecek miyiz?”

 

- Günümüzde yargıya çok müdahale edilmesinden şikayet edilirken "devr-i sabık yaratacağız" denilmesi ileride yargıya müdahale anlamına gelmez mi?

 

Yargının kendi kendine harekete geçeceği suç duyurusunda bulunacak meseleler var ama netice itibariyle bu süreci yürütecek, yargının önüne getirecek olan siyasi iradedir. TBMM'ye, Yüce Divan'a gönderemediğiniz kişileri Yüce Divan nasıl yargılayacak?

 

Eğer ortada bir suç varsa bunun bir cezası vardır. Kastımız budur. O açıdan kuvvetli bir vurgu yapma ihtiyacı hissediyoruz. Bunu ben özellikle son on beş, yirmi gündür yaşadığımız bu ekonomik alt üst oluşla beraber insanların artık çok ciddi bir talebi olarak bizlere de ifade ettiğini görüyorum.

 

Vurgumuz bundan ibarettir. O açıdan önümüzdeki süreçte bu yanlış yapanların hesabını sormayacaksak, bunları ödüllendirecek miyiz yani? Böyle bir şey olabilir mi?

 

“Suç işlememiş insanların hiçbir şekilde kaygı duymaması gerekir”

 

- "Hesap soracağız, devr-i sabık" gibi açıklamaların iktidar tabanında kenetlenmeye neden olduğu iddia ediliyor. Bu tür mesajları iktidar tabanında korkuya neden olur mu?

 

Böyle bir dönemin vebaline, yanlışına içerisinde bulunarak ortak olmamış, yanlış yapmamış, suç işlememiş insanların niye kaygı duyması gerekir ki? Hiçbir şekilde kaygı duymaması gerekir. Bunun elbette teminatı hukuktur.

 

Netice itibarıyla şöyle bir hoş söz vardır: Bu ülkede hiç kimse demokrat değil, herkes birbirinin celladı, sadece sırasını bekliyor.

 

Türkiye'de bugün özellikle Sayın Kılıçdaroğlu'nun helalleşme kavramı üzerinden ifade ettiği söylemi ben uzun yıllardır ifade ediyorum.

 

27 Mayıs'ta belediye başkanı olarak görevden el çekilmiş bir dedenin torunuyum. Bizim hanelerimizde, ailelerimizde bunun bedelini ödemiş insanlarız. Toplumun farklı kesimlerinde süreç içerisinde bugün kabuk bağlamış pek çok yaramız var, mağdur olmuş.

 

Bugün bu tecrübenin ışığında Türkiye'nin yapması gereken, yarını inşa edebilmek. Hiçbir şekilde değiştirip, dönüştüremeyeceğimiz dün üzerinden kavga etmek değil.
 

Bugün iktidar sıkıştığı anda adeta Türk tarihini bir cephane olarak kullanıp, bugünkü siyasal rekabette alanı enfekte etmek için, tarihi bağlamından kopartarak bugünün kavgasına aracı yapmak için tarihi meseleleri de kabuk bağlamış meseleleri de suistimal etmekten sonuna kadar kullanmaktan çekinmiyor.

 

Bizim önceliğimiz herkesin hukukundan emin olduğu bir Türkiye'yi inşa edebilmektir. Herkesin eşit fırsatlara sahip olduğu bir Türkiye inşa edebilmektir. 

 

"Türk milletinin güvenlik şemsiyesi demokrasisidir, hukuktur, laikliktir"

 

- Açıklamalarınızda neden sıklıkla laiklik vurgusu yapıyorsunuz? 

 

Böyle bir dönem cumhuriyet fikrinin, laiklik fikrinin hak ve hürriyetlerin kaybolmaya yüz tuttuğunun anlamını bir kez daha toplum olarak geniş kitleler anlamlandırdı.

 

Bugün laiklik prensibini sadece din nispetiyle değil; Laiklik bir devletin, hiçbir vatandaşına rengine, ırkına, geçmişine, görüşüne şey düşüncesine tercihine bakmaksızın her alanda eşit hizmet vermesidir. Eşit muamele yapmasıdır.

 

Yani emlak vergisi toplarken de "Senden yüzde beş alıyorum, diğerini sevmiyorum, ondan yüzde 10'u alıyorum" diyememesidir.

 

Hukuku uygularken kaynakları dağıtırken, ister yerel ister genel bunu yeniden Türkiye'nin anlamlandırması gerekir ki zaman zaman ifade ediyorum. Türk milletinin milli güvenlik şemsiyesi, demokrasisidir, hukuktur, laikliktir.

 

“Dini söylemlerin çok daha fazla iktidar elinde kullanıldığını görüyoruz”

 

- Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son süreçte izlenen ve eleştiri de alan ekonomi politikasıyla alakalı Çin'i örnek gösterdi. İzlenen modelin getirisi veya götürüsü ne olur?

 

Bugün geldiğimiz nokta çok tesadüfi bir nokta değildir. Bir yandan Türk lirasını ucuzlatacaksınız döviz karşılığında yabancı kurlar karşısında… Bu politikayı tercih edeceksiniz. Türkiye'yi ucuz iş gücünün merkezi haline getireceksiniz.

 

Bir yanda Avrupa'nın Çin'i, diğer tarafta Türkiye'yi mülteci merkezi haline getirmeyi bir politika olarak benimseyip kendi tercih ettiğiniz politikalarla Türk lirasının değerini düşürüyorsunuz.

 

Öbür taraftan geniş kitlelere çıkıp diyorsunuz ki yabancı güçler bunu yapıyor. Şimdi kendi iradenizle yaptığınızı bir şark kurnazlığı içerisinde dini, milli, hamasi bir retorikten başka elinizde kalmış bir şey yok.

 

Çaresizliğe düştükçe dini söylemlerin çok daha fazla iktidar elinde kullanıldığını görüyoruz. Emevi siyaseti diyoruz buna. Yakında ümit etmeyiz ama hani Emeviler'in yaptığı gibi Kur'an yapraklarını mızraklara takıp milletin önünde başka başka işler yapmasından da endişe ediyoruz.

 

“Dini örgütlenmeler ahlaki üstünlüklerini kaybetmiş, pek çok yanlışı savunur hale getirilmiş”

 

- İktidarın önümüzdeki süreçlerde dini söylemi artırabileceği konusunda endişeniz mi var?

 

Endişemiz yok. Bunu yapıyor zaten. 19 yıllık süreç içerisinde bir çarpık düzen Türkiye'de sistematik hale getirildi. Önce ne kadar dini örgütlenme varsa, devlete, kamuya ortak yapıldı. Suç ortağı yapılan kadrolar ranta, kaynaklara ortak yapıldı. Şimdi bu dini örgütlenmeler kendi iddialarından vazgeçmiş ahlaki olarak üstünlüklerini de kaybetmiş pek çok yanlışı savunur hale getirilmiş.

 

Diğer tarafta ülke bir rantiye düzeni içerisinde adeta bir kravatlı soygunla karşı karşıya.

Kamunun kaynakları artık kamu ihale kanununa o kadar çok istisnalar koyuldu, esnetildi, yüzlerce değişiklik yapıldı ki en son kaç tane değişiklik yapıldı ki bizler bile takip etmekten imtina eder hale geldik. Çünkü toplum olarak da kanıksadık.

 

İstediğine istediği ihaleyi veren, birtakım istisna yöntemleriyle istediği firmalara davetiyeler gönderen, hangi ihaleyi kimin alacağı önceden bilinen bir süreç. Artık toplum da bunu kanıksadı. Böyle bir düzene ortak edilmiş kitleler var.

 

“Yolsuzluklar hiç olmadığı kadar Türk milletinin güvenliğini tehdit eder hale gelmiş”

 

- Dini örgütlenmeler diyorsunuz. 15 Temmuz'dan sonra dini örgütlenmelerin devlet içerisindeki rolü azaldı mı yoksa arttı mı sizce?

 

Hiçbir zaman azalmadı. İfade ettiğim gibi birkaç istisna dışında. Sayın Erdoğan böyle bir iktidar sürecine her birini ortak etti. En nihayetinde A gitti, B geldi. Özellikle tırnak içinde ifade edersek belirli kurumlar "odak hedef".

 

Türk Silahlı Kuvvetleri, istihbarat, adliye, mülkiye, buralardan başlayarak aslında tüm kamu kurumları… Tek bir ölçüsü var. Kaldıracağız dediği YÖK'ün başına kendilerine sadık birini koyduklarında problem yok.

 

Türkiye İstatistik Kurumu bugün tartışıyoruz. Adeta bir parti devletine dönüşmüş. Ülkede Milli Güvenlik Kurulu (MGK) daha bir hafta evvel bir açıklama yaptı. "Bu Çin modeli, yeni bir model deniyoruz" dendi. Zaman zaman ifade ediyorum. Hani üç yüz sene ömrümüz olsa Sayın Erdoğan'ın, heyetinin, AK Parti'nin, hükümet de deneme yanılma metoduyla öğrenme maliyetlerini karşılayacağız. Ama insanın ortalama ömrü belli.

 

Devlet netice itibariyle sizin deneme yanılma metoduyla doğruyu bulacağınız yer değil, bir akıl süzgecinden geçerek, bir kurumsal derinlikle beraber politikalar üretmeniz ve uygulamanız gereken bir yer.

 

Şimdi geldiğimiz noktada MGK, işte tam da ifade etmeye çalıştığım bir parti devletinin kurumu kurulu haline gelmiş. Uygulanan ekonomi politika sanki devletin politikası. Kurtuluş Savaşı olarak ifade edilen bu çarpık politika seti bile denmez.

 

Çaresizlik içerisinde bu kaynakları kötü kullanmış bir iktidarın uyguladığı politikalara karşı riskleri değerlendirdik diyor.

 

Açık söylüyorum. Biraz evvel devr-i sabık kavramı üzerinden de gidersek temelinde bugün yolsuzluklar hiç olmadığı kadar, Türk milletinin milli güvenliğini tehdit eder hale gelmiş.

Bugün kamu kaynaklarının, bilerek ve istenerek kamu kaynaklarının etkinliğine baktığımızda maalesef ülkenin kaynaklarının kabaca yarısının heba olduğu kanaatindeyiz.

 

“Bunun adı modern mandacılıktır”

 

- Milli Güvenlik Kurulu'nun uygulanan ekonomik politikayı devletin politikası gibi lanse ettiğini iddia ediyorsunuz? Benzer iddialarda bulunanlar önümüzdeki süreçte ekonomiye yönelik sert eleştirilerin milli güvenliği tehdit edici olarak algılanabileceğini öne sürdü. Böyle bir endişe var mı sizce?

 

Endişe yaratıyor. Şimdi Sayın Erdoğan çıktı eleştirenlere ‘mandacı ekonomistler' dedi. Evet bu ülkede mandacılık olarak yapılan şey ülkenin varlıklarını, ülkenin gayrimenkullerini, ülkenin şirketlerini Türk lirası üzerinden değersiz hale getirerek yabancıların istilasını açmaktır. Bunun adı modern mandacılıktır.

 

O açıdan böyle bir dış politikadan başlayarak Türkiye'de sorgulanmaz, hiçbir şekilde dokunamayacağımız bir manyetik saha devlet, devletin bekası, ülkenin milli güvenliği üzerinden bir söylem ve retorikle beraber bunca zaman zaten propagandası yapıldı.

 

Bugün geldiğimiz noktada da yedeklerini aldıkları birtakım kara propaganda makinalarıyla beraber eleştiren insanların nasıl kriminalize edildiğini görüyoruz.

 

Eleştiren akademisyenler, yazarlar, siyasetçiler bu süreç içerisinde nasıl olumsuz cümlelerle beraber toplum önünde hedef yapıldığını görüyoruz. Fiilen insanları caydırıcı politika uygulanıyor.

 

“Türkiye, artık hiperenflasyon dönemine girdi”

 

- İktidara yakın kaynaklar izlenen ekonomi politikasının özelikle seçime 6 ay kala rahatlama yaratacağını iddia ediyor. Siz ne öngörüyorsunuz?

 

Yani iktidarın kafasında şöyle bir kurgu var: İşte 25, 30 milyar dolar olur, bunun üzeri olur uluslararası piyasalardan... Yakında Birleşik Arap Emirlikleri'nin veliaht prensi geldi.

 

Kırmızı halı demeyelim artık turkuaz halılar var. Daha düne kadar 15 Temmuz FETÖ darbe teşebbüsünün destekçisi denilen, Türkiye'ye karşı Sedat Peker, Birleşik Arap Emirlikleri'nden yayın yaptığı için CIA'in iş birliği içerisinde Türkiye'ye karşı hamleler yapıyor denilen pek çok olumsuz ifade, birtakım gazetelerin, kullandıklarını ifade etmek bile istemem bir ülkeden medet umar hale gelmişsiniz.

 

Oralarda imzalanan mutabakat metinlerine baktığınızda Varlık Fonu'yla ilgili olduğunu görüyoruz bir kısmının. Bir kısmının Borsa İstanbul'la ilgili olduğunu görüyoruz. Buralardan temin edilecek kaynaklarla birtakım popülist seçime dönük Türkiye'deki geniş kitleleri ilgilendiren meselelerde geçici kredi rahatlamaları, geçici yardımlar ve bunlarla beraber acaba seçimde bir netice üretebilir miyim düşüncesi var.

 

Bütün hesaplamalarının temelinde bu tasavvur var. Zaman içerisinde yükselen kurlarla beraber ama hesap etmedikleri bir şey var. Türkiye artık hiper enflasyon dönemine girmiş artık geçmişte olduğu gibi birkaç ay zaman diliminde maliyetlere yansımıyor. Anında artık maliyetlere yansıyor.

 

“İktidarın kendini kurtaracak hiçbir demokratik formülü görmüyorum”

 

- Her şeye karşın hükümet iddia edilen ekonomide rahatlamayı sağlayabilir mi?

 

Türkiye'nin temel problemi, ekonomik kararları da aşan bir şekilde kötü yönetimdir. Güven vermeyen, yaptığınız her açıklamayla toplumda kitlelerde ticaret erbabında döviz iştahını kendi elinizle kabartıyorsunuz. Çünkü yarına dair kimsenin güveni yok.

 

Türkiye'de dövizi olan da kaybediyor. Sadece biraz göreceli az kaybediyor. Ama topyekun ülkenin kaybettiği önümüzde bir gerçek var. İktidarın bu sürecin içinden çıkabileceği, ben açıkçası bugünkü iklimde çok büyük toplumsal iklimi alt üst edecek müdahaleler olmadan kendilerini kurtaracak hiçbir demokratik formülü açıkçası görmüyorum.


 

“Türkiye'nin bir iklim değişikliğine ihtiyacı var”

 

- Erken seçim bekliyor musunuz?

 

Muhtemeldir ki, bu tasavvurlarını, 6-8 aylık zaman dilimi içerisinde bir olumlu hikayeyle beraber topluma bir sanal refah, sanal rahatlama, hissini verdirmek isteyeceklerdir. Ama ben başarılı olabilecekleri kanaatinde değilim. Çünkü iktidarlar tekrar kazanacaksa önünde kalmış zamanı, biraz erkene çekerek erken seçim yenilemesi kararı alır. Bu bugünkü sistemde geçmişe göre daha zor.

 

Ya Cumhurbaşkanı hüviyetiyle Sayın Erdoğan böyle bir karar alacak ya da Büyük Millet Meclisi beşte üç çoğunlukla karar alması lazım. Zamanın uzaması Türk milletinin ödeyeceği bedeli katmerlendirir sadece. O açıdan Türkiye'nin bir iklim değişikliğine ihtiyacı var. Bu da iktidar değişikliğiyle mümkün olur.

 

“İktidarın yanlışlarına ortak olmuş aday profilleri iklimi zehirler endişesi taşıyorum”

 

- Kendiniz Cumhurbaşkanı adayı olmak istememeniz halinde Millet İttifakı'nda kimi cumhurbaşkanı görmek istersiniz? İsim vermek istemezseniz kafanızdaki cumhurbaşkanı adayını tarif eder misiniz?

 

Pek çok parametreler arasında şu cümle çok önemli: Bir kazanmak asıl olan.

 

İki Türkiye bir kriz yönetimi yapacak. Yani bu imkanlarla koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir deli gömleği giydirildi. Buradan çıkmak yeniden kuvvetler ayrılığını tanzim etmek, kurumları, değerlerini yeniden tarif etmek…15 Temmuz dahil olmak üzere pek çok kurumda ne oldu, ne bitti bilmiyoruz. Yeni bir dizayn yapmak durumundasınız.

 

Adeta bir kurucu akıl, bir kurucu irade, bir kurucu program, bir kurucu kadroyla beraber cumhuriyeti tarihi yürüyüşü içerisinde yeniden anlamlandırmak ve dizayn etmek mecburiyetindesiniz. Böyle bir süreci yönetmek, arkasında çok ciddi bir toplumsal desteğe, siyasal desteğe ve siyasi partilerin desteğine ihtiyacı var.

 

O açıdan geçmişteki uygulamalarda olduğu gibi hiçbir rengi, kokusu, siyasi tutum ve davranışı olmayan daha ziyade bugün iddiası olan bir kişinin bu da başta siyasi parti genel başkanlarıdır.

Bütün bu ölçülere baktığımızda bir değerlendirme yapılacaktır. Ama ben kimin olmayacağını açık yürekli ifade edeyim. Bu toplumsal enerjinin en azami düzeyde sandığa yansıyabilmesi için bu 19 yıllık süreç içerisinde, iktidarın yanlışlarına ortak olmuş, destekçisi olmuş ve bu toplumsal enerjiyi düşürme ihtimali riski olan aday profillerinin bu sürecin içerisinde bir iklimi zehirler endişesini taşıyorum. O açıdan genel ölçülerimizi bu istikamette ifade edebilirim.

 

“Türkiye, Erdoğan iktidarını sürdürürse bir Baas rejimi modeli bir modele geçer”

 

- Şu ana kadar hep yorumlarınız iktidarın değişeceği tezine yönelikti. 2023'te iktidar değişimi olmaz ise ne olur?

 

Bir büyük felaket olur. Çok açık söyleyeyim. Bugün Türkiye'de yetişmiş insan gücü ve belirli ölçeğin üzerindeki sermayesi Türkiye'de bir hayal kurmuyor.

 

Türkiye'de müthiş bir beşeri sermaye transferi olur yurt dışına. Yakınlarda Sağlık Bakanlığı'nda görevli bir bürokratla görüştüm. Her gün yetişmiş doktorlarımız istifa ediyor. Doktorlar üzerinden verdiğim örneği Türkiye'nin her sahasına yayabiliriz.

 

Türkiye, Sayın Erdoğan iktidarını sürdürürse bir Baas rejimi modeli bir modele geçer. Tüm kurduğu demokratik hukuki, sivil, iktisadi alanlarla ilgili baraj Türkiye'de çöker. Bir büyük felaketle ülke karşı karşıya kalır.

 

“Türkiye'de seçimler birkaç puan farkla kazanılmaz”

 

- Kılıçdaroğlu'nun TÜİK'in kapısından dönmesinin ardından, "Yarın seçimde muhalefet bir itiraz için gitti YSK kapısından da döner" diyenler oldu. Böyle bir endişeniz var mı?

 

Dönebilir. Döndü Türkiye. İstanbul seçimlerini, YSK'nın 6 Mayıs'ta nasıl iptal kararı verdiğini biliyoruz. Türkiye'de çok partili hayata geçtiğimiz andan itibaren iktidar muhalefet, herkesin asgarisinde mutabakat sahası sandıkla ilgiliydi. YSK aslında 6 Mayıs'ta 2010'da verdiği kararla bu temel kolonu da yıktı.

 

O açıdan ben şuna inanıyorum: Bugün serbest bir rekabet yok. Çok sınırlı bir rekabet var. O açıdan ifade ettim. Muhalefetin elinde kalmış sınırlı imkanlara rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, Milliyetçi Hareket Partisi'yle beraber demokratik nizam içerisinde elde edebileceği bir netice yok kendi lehlerine.

 

Maalesef yargının nasıl siyasallaştığını biliyoruz. Seçim yargısıyla ilgili de hem YSK, hem onun dışında birtakım düzenlemeler yapmak için siyasi partiler ve seçim kanununda da şu anda netlik yok. Bu manada kıdemli olanların il seçim kurulu başkanı olduğunu biliyoruz. İşte İstanbul seçimlerinde nasıl seçim kurulu başkanı emekliliğini istedi, değiştirildi. Pek çok problem yaşadı ama bütün bunlara rağmen toplumumuzun bir sağduyusu var.

 

Türkiye'de seçimler birkaç puanlık farkla kazanılmaz.  O nedenle bu iradeyi milletimizin koyacağı inanıyorum. Bu noktada bunu kolaylaştırmak için var gücümüzle akıl yürütmeliyiz, var gücümüzle, toplumsal muhalefeti mobilize etmeliyiz.

 

“TÜİK Başkanı kapıları kilitleyeceklerini buyur etmeleri lazımdı”

 

- Kılıçdaroğlu'nun TÜİK'in önüne gitmesini doğru buldunuz mu?

 

Yani çok acı aslında Türkiye'deki fiili durumu ifşa etti Sayın Kılıçdaroğlu'nun ziyaret teşebbüsü. Bir parti devletine dönüşmüş. TÜİK, yeni manipüle etmiyor verileri. Sadece Türk milletinin, vatandaşlarının, siyasi aktörlerin değil, uluslararası alanda da herkesin verilerine itibar etmesi gereken bir kurum ama bu siyasal sürece iktidarın değirmenine nasıl MGK açıklamasıyla taraf oluyorsa TÜİK de taraftır.

 

Bir eski TÜİK Başkanı bugün bir başka siyasi parti de görev yapıyor. Sayın Kılıçdaroğlu'nun randevu verilmediği halde niye kapısına gittiği yönünde bir yorum yapılmış. Bence çok kabul edilebilir bir yorum değil.

 

Milletvekili, ana muhalefet hüviyetiyle kamu kurum ve kuruluşları tabii olarak milletin hak ve hukukunu korumak hesabını sormak noktasında sorumluluğu var. Bu anlayış içerisinde davranmalı.

 

TÜİK Başkanı, yöneticileri o kapıları kilitleyeceklerine buyur etmeleri lazım. Ellerindeki verilere inanıyor ve güveniyorlarsa açık yüreklilikle, şeffaflıkları, en büyük referanslarıdır, en büyük sermayeleridir.

 

Bu tür kurumların bu açık yüreklilikte kapılarını açmaları gerekirdi ama Erdal Beşikçioğlu'nun bir tiyatrosu var. Bir delinin hatıra defteri diye maalesef dün hatıra defterine bu ülkenin ana muhalefet partisinin bir kamu kuruluşunda alınmadığı gerçeği yazıldı. O açıdan ben çok olumlu bir teşebbüs olarak gördüm. En azından Türkiye'deki fiili durumu ifşa etti.

 

“İktidarın muhalefeti CHP, HDP üzerinden kriminalize etmek gibi bir anlayışı var”

 

- Siz Millet İttifakı'nın ortak mitingler yapması gerektiğini savundunuz. İYİ Parti de CHP ile ortak mitinge yanaşmadı. Bu konudaki önerimiz devam ediyor mu?

 

Elbette önümüz süreç çok hassas. Her siyasi partinin hitap ettiği farklı toplumsal kesimler ve hassasiyetler var. İktidarın özellikle muhalefet partilerini CHP üzerinden, HDP üzerinden kriminalize etmek gibi bir anlayışı var. Bu ülkede PKK'yla iş birliği yapma imtiyazı, HDP'yle iş birliği yapma imtiyazı Sayın Erdoğan'ın elinde. Kendisi iş birliği yapmış. Eline mektup vermiş.

 

Kandil'e, İmralı'ya göndermiş ama muhalefeti iş birliği yapmamış olmasına rağmen resmi olarak propaganda yaparak kriminalize ediyor. Toplumda da bunun için bir manyetik alan var. Türkiye'de bugün dini, milli, hamasi bir vasat oluşturulması ve o vasatta kendi politikalarını artık netice üretmeyen, iktisadi, siyasi, toplumsal tercihlerini üzerini, hamasetle kapatmak, hamasetle örtmek gibi bir temel politik tercihi var.

 

O açıdan bakınca bizim siyasi parti olarak elbette farklı hassasiyetlerimiz var. Seçime kadar aslında bir ittifak sadece seçim ittifakı değil, bu yaşanan süreç seçim arası dönemde de siyasi partilerin bi takım ortak paydaları inşa etmesi de mecbur bıraktı, mecbur ediyor. O ortak paydaları ve hassasiyetleri, tüm paydaşlar zaten büyük bir hassasiyetle gözetiyor. Güven duygusu çok önemlidir.

Yarına dair bu ülkenin risklerini, milyonların risklerini yönetebilecek bir ortak paydada fikir ve kadro derinliğini zaman zaman gösterebilmek lazım.

 

Ben o açıdan Sayın Kılıçdaroğlu'nun çağrısıyla beraber bu ortak payda da milletimizin güven duygusunu yarına dair endişesini daha da kabileştirmek adına bunları imkan görüyorum. Ama siyasi partilerin kendi özelinde bu konjonktürü farklı anlamlandırarak değerlendirme hakları da var. O hassas bir denge ama bugünkü yürüyen süreçlerle ilgili birçok olumsuzluk olduğu kanaatinde değilim.

 

“Soylu, bizim açımızdan bir travmaya tekabül etti”

 

Türk siyasetinde son yıllarda sizin partinizin de eski genel başkanı olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu çok sık gündem oluyor? Sizce Soylu, bulunduğu partide liderliğe mi oynuyor?

 

İçişleri Bakanlığı'nın hem kolluk gücü olması hem terörle mücadelede önemli bir kurum olması Sayın Soylu'yu her zamankinden daha fazla kamuoyu önünde gündem haline getirdi. Elbette tartışılan meseleler var. Sezgin Baran Korkmaz meselesinden tutalım, pek çok noktada kolluk gücünü elinde bulunduran kişi olarak Sayın Soylu da bir politik tercihlerde bulundu, bulunuyor. Ama ben, yaşanan süreçte iktidarın içerisindeki birtakım kliklerin oluştuğunu dışarıdan bakınca görebiliyorum.

 

Önümüzdeki süreçte iktidar çekildiğinde, merkezinde bulunan Sayın Erdoğan da dahil olmak üzere, gelecek tasavvurunda çok olumlu bir konumlama yaptıkları kanaatinde değilim. Ama kolluk gücünü elinde bulunduran bir kişi olarak bu tür bir açıklamayı da yani tırnak içerisinde bir polisiye kavramla mekan basmak gibi tarif edilmesinde çok olumlu bulmam açıkçası. Sayın Soylu'nun tercihidir.

 

Elbette geçmişte partimizin genel başkanlığını yaptı ama kendi siyasi tercihiyle bugün Adalet ve Kalkınma Partisi bünyesi içerisinde. O kendisinin tercihidir. Üzüntümüz yok mu? Elbette üzüntümüz var. Partililerimizin de üzüntüsü var. Benim oturduğum koltukta oturup iktidarla ilgili pek çok tenkitte bulunuyoruz. Yarın bu söylediklerimizin de aksi istikamette hiçbir meşru gerekçe olmadan tavır değişikliği içerisine girsek insanlar endişe etmez mi?

 

Sayın Soylu'yla beraber de böyle bir süreci yaşadı partimiz. O açıdan bizim için de bir tramvaya tekabül etti. Kendileriyle beraber mücadele etmiş genel başkanlarının da bugün partiyle beraber olmasını ve de destek vermelerini normalde bekler insanlar ama Sayın Soylu böyle bir tercihte bulundu.

 

INDEPENDENT Türkçe