Genel Başkanımız Gültekin Uysal, partimizin 72.Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla düzenlenen programda konuştu
False
Genel Başkanımız Gültekin Uysal, partimizin 72.Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla düzenlenen programda konuştu
8 Ocak 2018 Pazartesi

“Neredeyse demokrasiyi ve adaleti askıya alarak bir KHK düzeni içerisinde “ben yaptım oldu” mantığı içerisinde bugün bir düzenin fiili olarak yerleştirmeye çalışıldığına şahit oluyoruz”

 

 

“Ardı ardına gelen zamlara artık diyecek bir şey bulmakta hepimiz zorlanmaktayız.

Bu iktidarın ekonomiyi canlandıracak bir yöntemi, taktiği maktiği yok! Tek bildikleri; zam zam zam”

 

(DP Basın Merkezi – 07 Ocak 2018) Genel Başkanımız Gültekin Uysal, partimizin 72.Kuruluş Yıldönümü dolayısıyla düzenlenen programda konuştu.

 

7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin kuruluşunun 72. yılı dolaysıyla Genel Merkezimizde düzenlenen programa çok sayıda demokrat, Genel İdare Kurulu üyelerimiz, Yüksek Haysiyet Divanı üyelerimiz, Merkez Karar Kurulu üyelerimiz ile il ve ilçe başkanlarımız da katılım sağladı.

 

Geçmişten günümüze Demokrat Parti’yi anlattığı konuşmasında Genel Başkanımız, ülke meseleleri hakkında da açıklamalarda bulunarak Demokrat Parti’ye milletimizin neden ihtiyaç duyduğunu anlattı.

 

Saygı duruşu ve İstiklal Marşımızın okunmasıyla başlayan programda Genel Başkan Yardımcımız Doç. Dr. Mehmet Özdemir’in açılış konuşmasının ardından kürsüye çıkan Genel Başkanımız Gültekin Uysal, şöyle konuştu:

 

“Demokrat gelenek, kutlu bir davanın hizmetini, nereden gelirse gelsin zulmün hezimetini gaye edinmiştir”

 

“Bir 7 Ocak günü, bu büyük hizmet kervanının kuruluş gününde, siz değerli büyüklerimizin, dava arkadaşlarımızın huzurundayız. Ne kadar övünsek, ne kadar gurur duysak azdır.

 

 

Kıymetli demokratlar, bugün burada bulunmamıza, milletimizin bize tevdi ettiği bu makamda bulunmamıza olanak sağlayan; bu vatan için, bu millet için ve bu dava için hayatını vakfetmiş, ahirete intikal etmiş kahramanlarımızı, şehitlerimizi saygı ve rahmetle anarak sözlerime başlamak istiyorum.

 

Kurucu Genel Başkanımız, 3.Cumhurbaşkanımız, milli mücadelenin kahramanı Celal Bayar’ı, milletimizin gönlünde bu müstesna yerini şehitlik mertebesine erişerek ilelebet koruyacak olan şehit Başvekilimiz Adnan Menderes, onun kabir ve kader arkadaşları şehit bakanlarımız Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu, Namık Gedik ve isimlerini tek tek sayamayacağımız ahirete intikal etmiş bütün kurucularımızı, kıymetli büyüklerimizi, kahramanlarımızı bir kez daha yâd ediyoruz.

 

Bu hizmet kervanı içerisinde sadece öne çıkmış liderleri değil, 5 Ocak’ta vefa eden bayrak şairi olarak milletimizin hislerine, duygularına tercüman olmuş Arif Nihat Asya’yı, Demokrat Parti Seyhan Mebusu bayrak şairimizi de bu vesile ile ölümünün yıldönümünde rahmetle yâd etmek istiyorum.

 

 

Partimizin kuruluşunun 72. senesinde, karşınızda olmaktan büyük onur duyduğumu belirtmek isterim. 72 sene evvel, tam bir millet aşkı ile hayata başlayan, hizmet aşkı ile dağa taşa yayılan demokrat gelenek, bugün işte bu 72 yıllık emeğinin, 72 yıldır aldığı hayır dualarının sayesinde ve elbette başta milletin kalbinde dimdik ayaktadır.

 

Demokrat gelenek, kutlu bir davanın hizmetini, nereden gelirse gelsin zulmün hezimetini gaye edinmiştir. İşte bu gaye, Demokrat Parti’yi 72 yıllık ömründe, her daim zulmün hedefi haline getirmiş, Türk siyasi tarihinin gerçek mağduriyetini demokratların yaşamasına sebep olmuştur. Her ne şartta olursa olsun, demokrasi inancı ve göğsündeki imanı ile her türlü zorluğa sebat eden demokratlar, milletin sevgisini ödül bilebilmiştir, bilmeye de devam etmektedir.

 

Aziz Dava Arkadaşlarım,

 

“Tek adam dönemlerine, hanedanlık anlayışına öykünen bir iktidarın; demokrasiyi heder etmesine, adaleti iç etmesine artık hiddetle bakıyoruz”

 

İnsanlık tarihi kadar eski adalet ve hürriyet talebini kurumsallaştırmış partimiz kurucularının, 72 sene evvel sahip olduğu heyecanı, sizlerin karşısında, demokrat davaya hayatını vakfetmiş, bu emeğin, bu vefanın izlerini yüzlerinde taşıyan değerli büyüklerimin ve dava arkadaşlarımın karşısında aynıyla hissediyorum. 

 

Ne üzücüdür ki yalnız heyecanlarını değil, o büyük, o abide şahsiyetlerin yaşadığı kaygıları, milletin temsilcisi olarak paylaştıkları mağduriyetleri de aynı şekilde yaşıyorum.

 

Dünya değişirken, demokrasi, adalet ve hürriyet alanında gelişirken, siyasette yalnız hakimiyet alanında nostalji yaşayan, tek adam dönemlerine, hanedanlık anlayışına öykünen bir iktidarın; demokrasiyi heder etmesine, adaleti iç etmesine şaşkınlıkla, üzüntüyle ve artık hiddetle bakıyoruz.

 

Milletin mağduriyetine sebep bir travmayı, 15 Temmuz hain FETÖ darbe girişimini, bahane ederek ülkeyi hukuk devleti olmaktan çıkaran iktidar; maalesef aldığı her karar sonrası, bizlere ilkel dönem tarih kitaplarını karıştırıp “muadil” aramaya, 1930’ları kendi icraatlarının meşruiyetine temel yapmaya çalışmaktadır. Her eleştireni “darbecilerle iş tutuyor” diye suçlayan, en küçük aykırı sesi yaftalarla cezaevine yollayan iktidar ve hukuk sistemimizdeki temsilcileri; o dönemin aforoz dönemlerini bile aforoz yöntemlerini bile kullanır hale gelmiştir.

 

“Milletin gayretiyle inşa edilen demokratik değerlerimizin yıkıldığına

acı ile şahit oluyoruz”

 

Ülkemizi siyasi bilincimizi değiştiren bu hareketin 72. yılını idrak ettiğimiz bugün dava büyüklerimizin alın teri, milletin gayretiyle inşa edilen demokratik değerlerimizin yıkıldığına acı ile şahit oluyoruz. “Herkes için demokrasi” dediğimiz, “yanımızdaki” ya da “karşımızdaki” diye ayırmadan “herkes için adalet” dediğimiz 72 yılın sonunda, bu iktidarın ne yazık ki hiç feyz almadığını, işlerine geldi mi Menderes, işlerine geldi mi Demokrat Parti’yi kendilerine geçmiş ararken istinad noktası yapanların, hamaset yaparken bolca andıkları demokrat dava adamlarını anlamadığını biliyoruz.

 

Ülkemizin demokrasiye en çok ihtiyaç duyduğu dönemde 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünün sonrasında; zorlarının, sorunlarının, bu darbe teşebbüsünü yapanlarla eş tutmamak kaydıyla, demokrasiyi içselleştiremediklerini gösterecek bir anlayış içerisinde uygulamaları da bugüne taşıdıklarına şahit oluyoruz.

 

Sevgili Demokratlar,

 

“Yoksullukla mücadele ediyoruz derken kendi evlatlarının yoksulluğu ile mücadele eden bir iktidarla karşı karşıyayız”

 

Hatırlarsınız; bu iktidar ülkeyi bir anonim şirket gibi yönettiğini zikretmişti. Neresinden bakarsanız doğru bir yaklaşım olduğunu icraatları ortaya koymuştur. Zira iktidarlarının gayesi ülkenin kalkınmasını sağlamak olmamıştır maalesef. Kendi kalkınmaları için mücadele eden, yoksullukla mücadele ediyoruz derken kendi evlatlarının yoksulluğu ile mücadele eden bir iktidarla karşı karşıyayız.

 

Aldıklarını söyledikleri ekonomik tedbirlere bakmak da bunu anlamak için yeterlidir kanaatindeyim. Ülkede üretimi, üreteni bitirmek, ithalatçı yakınlarını daha da zenginleştirmek için çalışan, icraat ortaya koyan iktidarımız “yerli ve milli” naralarını ithal ürünlerin donattığı sofralarda atmaktalar.

 

 

Birleşmiş Milletler 2016 yılını “Dünya Bakliyat Yılı” ilan etti. Ben de bu yıldönümü vesilesiyle Türkiye’nin bu manada kalkınmasına büyük hizmetler etmiş, bu büyük geçmişin Anadolu’yu, ülkemizi tanımlarken ‘tahıl ambarı’ derken şimdilerde dünyanın tahıl pazarı demeye başladığımızı bir kez daha kayda geçirmek isterim.

 

“Çiftçimizin halini varın siz düşünün”

 

Sapı, samanı bir kenara bırakın “düzenleme” diyerek zam yaptıkları, gramajını düşürüp zammı sakladıkları ekmeğin hammaddesi buğdayı dahi bugün ithal eder noktaya gelmiş durumdayız. Her yıl 4 milyon ton düzeyinde buğday ithal etmeye başladık.

 

Türkiye; Rusya, Almanya, Fransa, Ukrayna’dan buğday, İngiltere ve Hırvatistan’dan arpa, Gürcistan’dan saman, ABD, Yunanistan, Türkmenistan ve Hindistan’dan pamuk, Arjantin’den soya, ABD, Arjantin ve Brezilya’dan mısır, ABD Vietnam, İtalya ve Tayland’dan çeltik ve pirinç, Etiyopya, Bangladeş, Mısır ve Çin’den kuru fasulye, Kanada’dan nohut ve yeşil mercimek, ABD, Ukrayna ve Kanada’dan bezelye ithal eder hale geldi.

 

Biliyorsunuz yıllardır zeytinlikleri ranta açarak üretimi mahveden iktidar Tunus’tan zeytinyağı ithal edeceğini açıkladı.

 

Yurtdışında lider olduğumuz inşaat sektöründen bahsedilirken ülkemiz tohum pazarının yüzde 70’i yabancı firmaların kontrolüne bıraktık.

 

Türkiye son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yüzde 8,2’sini, toplam tarım alanlarının yüzde 5,22’sini kaybetti.

 

2006 yılında 17 milyon 440 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı yaklaşık yüzde 11 azalarak geçen yıl 15 milyon 574 bin hektara geriledi.

 

Tüm bunları anlattıktan sonra çiftçimizin halini varın siz düşünün.

 

Ürettiğini hak ettiğine satamayan, mazotun, gübrenin, ilacın yükü altında yaşayamayan, dahası ithal ürünü destekleyen bugünkü iktidarımızın, AKP iktidarının icraatlarıyla büyük şirketlerle mücadele edemeyen çiftçi; toprağını satmıştır, iktidar ranta açmıştır ve yandaşları da kazancı kapmıştır.

 

Değerli Dava Arkadaşlarım,

 

İtibarından ödün veremeyeceğini söyleyenlerin; işçinin cebinden, gelirinden ödün verebildiklerini de apaçık görmüş durumdayız. Bir de geriye dönük olarak utanmadan asgari ücret kıyasını sıfır bir otomobil almak üzerinden bu iktidarın mümessillerinin yapar olduklarını görmekteyiz.

 

Başbakan Yardımcı olan Çavuşoğlu "Biz iktidara geldiğimizden itibaren asgari ücreti 9 kat büyütmüş olduk. 2002 yılında biz iktidara geldiğimizde bu ülkede asgari ücret 184 liraydı. Nereden nereye geldiğimizin farkına varabiliyor musunuz?" diyor.

 

"Kat"lar üzerinden hesap yapan Çavuşoğlu'na, katlar ile örnekler verebiliriz:

 

Hükümet iktidara geldiği 2002 yılı Kasım ayında ortalama memur maaşı 531 TL, asgari ücret ise net 184 TL idi.

 

Mesela iktidara geldiklerinde çeyrek altın (sıfırlar atılmış olarak) 24 TL idi. Bugün ise 255 TL. 10 kattan fazla...

 

2002 yılında kuşbaşı etin fiyatı 7,9 TL, bugün 45 TL; neredeyse 6 kat artmış.

 

2002 yılında 25 kuruş olan 250 gram ekmek bugün 1,5 TL; yani 5 kat artmış.

 

2002 yılında çiftçi 3,17 kg buğdayla 1 litre mazot alırken, bugün 1 litre mazot almak için 6,1 kilo buğday vermesi gerekiyor.

 

Ardı ardına gelen zamlara artık diyecek bir şey bulmakta hepimiz zorlanmaktayız.

Bu iktidarın ekonomiyi canlandıracak bir yöntemi, taktiği maktiği yok! Tek bildikleri; zam zam zam.

 

Kıymetli dava arkadaşlarım, bu vesileyle birkaç hususu da beraberinde paylaşmak istiyorum:

 

Adaletin her yerde, herkese lazım olduğunu yaşadığımız darbe dönemleri, travmalar, adaletsizlik dönemleri hepimize göstermiştir. Tıpkı bizlerin inandığı gibi; “herkes için adalet” inandığımız en temel değerdir.

 

Peki, geldiğimiz noktada yalnız gelirde mi adaletsizlik var; hayır! Giderde de adaletsizlik vardır, hukukta da, siyasette de, eğitimde de adaletsizlik vardır.

 

Gelecek yıl yapılması planlanan seçimlere yatırım olarak düşünüp taşeron işçilerle alakalı aldıkları kararlarda dahi adaletsizlik hat safhadadır.

 

Taşeron işçilerimizi kadroya alırken, çalıştıkları kurumlarda iktidar partisinin kadrolaşmasına hizmet edecek bir mülakat sistemi geliştirmişlerdir. Bu sistem içerisinde farklı düşünceye sahip insanların ayrıma tabi tutulmayacağının garantisini bu iktidarın uygulamalarıyla beraber hiçbirimiz ifade edebilir miyiz? Milletimizin, evlatlarımızın eğitimi için dişinden tırnağından artırdığı kaynaklarla eğitim hayatında okuttuğu, üniversitelerden mezun ettiği çocuklarının girdiği sınavlardan hakkını alacağına dair bir güveni hangi vatandaşımızın vardır?

 

İşte bu adaletsizlik anlayışı, bu duygular içerisinde gelir adaletsizliğinin her manada adaletsizliğe tekabül ettiğini biliyoruz.

 

Bugün özellikle 15 temmuz sonrası Türkiye’nin bir büyük travma yaşarken bu travmayı bugüne kadar biriktirdiği yapısal meselelerini dönüştürmek, demokrasisine ve devlet düzenine yeni bir derinlik ve boyut katabilmesi için fırsata dönüştürmemiz gerekirken; neredeyse demokrasiyi ve adaleti askıya alarak bir KHK düzeni içerisinde Meclis’te büyük bir çoğunluğa sahip olmalarına rağmen “ben yaptım oldu” mantığı içerisinde bugün bir düzenin fiili olarak yerleştirmeye çalışıldığına da şahit oluyoruz.

 

Üzülerek ifade etmek isterim ki; Türkiye’nin bundan 72 yıl evvel tek partiden çok partili hayata geçişin miladı olmuş 7 Ocak’ta çok partili siyasi hayattan neredeyse bir tek parti dönemine, tarihi geriye akıtırcasına, geriye doğru götürülmek istenmesine şahitlik ediyor olmaktan milletimiz adına, gençlerimiz adına, geleceğini bu ülkede göremeyen evlatlarımız adına büyük üzüntü duyuyoruz.

 

16 Nisan referandumuyla beraber “sınırsız yetki sıfır denetim” mantığı içerisinde, “kuvvetler ayrılığı” prensibini “kuvvetlerin uyumu” diye esneterek Türkiye’de ihya edilmek istenen sistemi kabul etmeyeceğimizi işte, bugün sırtımızı dayadığımız bu 72 yıllık geçmişin ortaya koyduğu “hürriyet misakı” olarak tarihe geçmiş Demokrat Parti’nin 1947 yılında yaptığı kongrede prensiplerini oluşturduğu o referanslara dayayarak, bu teşebbüsün karşısında durduk.

 

Bugün de Fransa’da OHAL var diyerek Türkiye’de kendi icraatlarını meşrulaştırmaya çalışanlar; bir anayasa kurumu olan Anayasa Mahkemesi’nin maalesef yapılan itirazlara gerektiği noktada OHAL hangi gerekçelerle ilan edilmişse ancak ve ancak o gerekçelerle KHK çıkartılması noktasındaki geçmişte verdiği kararı sıfırlarcasına verdiği bir karar sonrası, Türkiye’de AKP iktidarı ve yöneticilerinin bir fırsat diyerek, demokrasinin bir değerler manzumesi olduğunu unutarak, bir fiili rejimi yerleştirmeye gayret ettiklerini görüyoruz.

 

Bu noktada Türkiye’yi “ben ve diğerleri” diyerek ayırarak en küçük eleştiriyi teröristlerle, darbe teşebbüsü içinde olan FETÖ’cülerle aynı hizada durma noktasına nasıl yaftalayarak getirdiklerini hepimiz yaşıyoruz.

 

Bugün kendi yakınlarına olan yol arkadaşlarının bile en küçük yorumlarını, KHK’larla ilgili “muğlak” tabirlerini hainlik ve ihanet noktasına getirerek nasıl onları da aforoz ettiklerine hep beraber şahidiz.

 

İşte bugün bu anlayış içerisinde ellerine geçen imkan ve yetkilerle 15 Temmuz’a şükredenler Rıza Zarrab dosyasında ortaya çıkanlar, Man Adası dosyaları sonrası, ABD başkanı Trump’ın aldığı, hepimizin tüm Müslüman aleminin, büyük üzüntü içerisinde Kudüs kararına da neredeyse şükreder hale geldiklerini görüyoruz. ABD Başkanı Trump’ın bu kararı almasının çok tesadüfi olmadığına inanıyorum. Bölgenin, Müslüman aleminin başat ülkeleri Türkiye başta olmak üzere İran, Suudi Arabistan ve Mısır’ın kendi arasındaki anlaşmazlıkların en zirve noktasına çıktığı bir dönemde ABD dünyada BM’de yalnızlığa itilmesine rağmen böyle bir kararı alabilmiştir.

 

İkinci bir husus da tarihin geriye doğru anlaşılarak ileri doğru yaşandığının bilinciyle Osmanlı İmparatorluğu’nun o hicranlı toprakları bundan 1 asır evvel 9 Aralık 1917 günü terk ettiğinin 100. yılında alınıyor olmasını da tarihe bir not düşmek adına kayda geçirmek isterim.  

 

Biliyorsunuz, ABD Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesinin sonrasında bizlerin de destek verdiği şekilde yürütülen süreçte bir taraftan devletimizin yöneticileri bu gündem ile kendi aleyhlerine olabilecek gündemleri de beraberinde perdelemişlerdir. Ancak burada bir hatırlatma yapmakta yarara vardır.

 

Erdoğan Hükümeti Kudüs’ü Trump’tan önce maalesef böyle bir anlayış içerisinde fiili olarak Mavi Marmara olarak addedilen antlaşmanın son kısmında “bu antlaşma Ankara ve Kudüs arasında akdedilmiştir” diyerek maalesef bilinçsizlikle kayda geçirmiştir. Teamüllere göre devletlerarası antlaşmaların son kısmında yer alan bu ibare, egemen devletlerin başkentlerini belirtir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti Kudüs’ü maalesef Trump’ın başkent ilan etmesinin önünde zımni bir kabulle, bu yolun açılabileceği manasına gelecek üstü örtülü bir tavrı da kayda geçirmiştir. Bunu da üzülerek ifade etmek isterim.

 

“Adı ak olan bir partinin adalet adına, hürriyetler adına yaşattığı karanlığı ilkelerimiz ve büyük Türkiye ideallerimizle aydınlatacağız”

 

Değerli dava arkadaşlarım, buraya kadar söylediğim ne varsa; aslına bakarsanız bugünü, Demokrat davayı anlamak için son derece önemlidir. Bizler 72 yıldır adalet dedik, demokrasi dedik, hürriyet dedik ve demeye de devam edeceğiz.

 

Adı ak olan bir partinin adalet adına, hürriyetler adına yaşattığı karanlığı ilkelerimiz ve büyük Türkiye ideallerimizle aydınlatacağız. Bizler 72 sene önce önceki kararlılıkla, inançla durduğumuz aynı yerdeyiz.  72 yıl önceki tek adam anlayışına, antidemokratik uygulamalara karşı çıkıyor, milletin hürriyet ve zenginlik talebine 72 yıl sonra sahip çıkıyoruz. Bugün geriye doğru baktığımızda 72 yıl önce tek partiyi tarihin karanlık sayfalarında bıraktığımızı düşünürken 72 yıl sonra çok partili siyasi hayattan neredeyse fiilen bir tek parti iktidarına doğru Türkiye’nin götürülmeye çabalanmasını da millet adına, demokratlar adına, bu dava için başını vermiş şehitlerimiz adına büyük üzüntüyle tekrar huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

 

Bir kez daha buradan demokrat davanın yıkılmadığını, yılmadığını, korkmadığını, kaçmadığını, her türlü zorbalığa karşı ayakta kalmış bu hareketin milletin taleplerine bağlı kalacağını haykırıyor ve herkes için adalet diyerek milletimizin müsterih olmasını istiyoruz.

 

Türkiye’nin ortak paydada müştereklerimiz haline getirilen bütün değerlerini siyasi rekabet içerisinde bir rekabet unsuru haline getirenlerin, Türkiye’de “dini, menfaat” “menfaati, din” yapanların bu ülkenin milli meselelerini hamasi ve dini iklim içerisinde bu referanslarla kendilerinin icraatlarına merkez yapmaya çalışanları, bu değerleri suiistimal etmekten bir kez daha vaz geçmeye davet ediyoruz. Ve diyoruz ki korkmayın Demokrat Parti var, biz varız.

Türkiye’yi yeniden mağdur olmamış hiçbir siyasal kesimin kalmadığı bunca yıllık demokrasi tecrübesinin yanında yeniden o en geniş ortak paydada demokrasi ve adaleti bu ülkenin milli güvenlik şemsiyesi haline getirmek yine siz değerli demokratlara nasip olacaktır, yine biz değerli demokratlara nasip olacaktır.

 

İşte bunu başarmak için hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kişileri siyasetin merkezine almadan, husumetin odağı yapmadan, bu 72 yıldır bize emanet bırakılmış prensiplere, değerlere, icraatlara, ideallere sıkı sıkıya bağlı kalarak, bu büyük geçmiş yok varsayanların olduğu noktada “bizden önce ne yapıldı” diyenlerin olduğu noktada, bunca zaman bu büyük geçmişi sattılar bugünden itibaren de milletimizin birtakım anlaşmalarla bir takım yatırımları yap işlet devret modelleriyle geleceğinin satılmaya çalışıldığı bir dönemde demokratlar olarak bu büyük geçmişe sırtımızı dayayarak inşallah o muhteşem geleceği de hep beraber inşa edeceğimize kanaatimiz tamdır.

 

İşte bu duygu ve düşüncelerle Türkiye’nin önünde bu demokrasi rayından çıkarılmış ve kalıcı olup olmayacağına kara vereceğimiz 2019 sürecinde bu referans değerlerle beraber bizler Türkiye’nin yeniden kutuplaşmaması adına 16 Nisan referandumu sonrası ortaya çıkan şartları idrakimizle bu hafızadan geçirerek bu değerleri merkeze alarak bu ülkeyi bu cenderenin içinden çıkartabilmek adına demokrasinin bir sorumluluk rejimi olduğu bilinciyle hareket edeceğimizi de bir kez daha beyan ederiz.

 

Hafızamızı ve idraklerimizi tazelediğimiz böyle bir günde sizlerle beraber olmuş olmaktan dolayı, bugünü, bugün yaşananların ışığında değerlendirebilme imkânı bulmuş olmaktan dolayı mutluluğumu ifade ediyorum. Hepinizi, saygı ve sevgi ile selamlıyor, bir kez daha şehitlerimizin aziz hatırası önünde minnetle eğiliyorum.”

 


Kaynak ( DP )